Enver Ören Ağabey kendisini anlatıyor: Ben Enver Abi…

Enver Ören kimdir? Ben de onu merak ediyorum. Herkes bana bunu soruyor, “Sen kimsin?” diyorlar.

“Öğretmensin. Gazeteci değilsin. Niye gazetecilik yapıyorsun?” Veya “Asistandın, sanayici değildin, sanayide nasıl muvaffak oluyorsun?” Şimdi efendim, işin temelinde bir sır var. O sır da evvela babamın, sonra da annemin duası var benim üzerimde…

ANA BABA DUASI
Ben on beş yaşındayken babamı kaybettim. Bana iki vasiyeti oldu:
Bir tanesi, “Ölüm hariç, deli olursan hariç, hiçbir vakit namaz üzerinden geçmeyecek. Ancak bu iki unsur seni bu ibadetten alıkoyar. Baba hakkım üzerine sana vasiyetimdir; karada, havada, denizde, nerde olursan ol, Allah’ın bu emri senin üzerinden geçmeyecek.”
Allaha hamdolsun, bir defa Kuleli Askerî Lisesi son sınıfında Fizik imtihanında unuttum. Onu hatırlıyorum. Ondan sonra da hatırlamıyorum. Fakat buna rağmen otuz senedir kaza namazı kılıyorum.
İkincisi; mübarek babam nüfus cüzdanımın arkasına yazmış: “Oğlum! Eğer bir fakülteyi bitirmezsen sana hakkımı helal etmem!”
Şimdi keramete bakın efendim.
1954 senesiydi. Babam yeni vefat ettiği için çok üzgündüm. Lise 1’de, 3 Kasım’da ortada kaldım. En büyük kardeş, ben…  Diğerleri küçük. Dört tane abim ölmüş.

Annem dedi ki, “Oğlum sen okuldan çık artık. Git bir bankaya memur ol.”
Ben başladım okuldan kaçmaya. On beş yaşında çocuğum. Düşünün, on beş yaşında iken ben oğlum Mücahid’i bir yere gönderemezdim. Neyse… Okuldan kaçıyoruz. Bir gün, bir arkadaş, bana çok büyük iyiliği oldu, beraber kaçtık. Ben ağlıyorum.

“Niye ağlıyorsun?”
“Babam vefat edeceği sırada beni yanına çağırıp dedi ki:  Oğlum, kitaplarını al, şöyle önümden geç! Ben ahirete gidiyorum. Allah’ın huzuruna varınca diyeceğim ki (Ya Rabbi, ben gözlerimi, oğlumu tahsile gönderirken kapattım).’ İşte bunları düşünerek, okuyamayacağım diye üzülüyorum. Onun için ağlıyorum.”

“Sen Kuleli’ye git.”
“Kuleli nedir?”
“Bir askerî mektep…”
“Nerede?”
“İstanbul’da.”
“Allah Allah! Nasıl gidilir?
“Ama galiba imtihan vakti geçmiş.”
“Gel”, dedim. “PTT’ye gidip telgraf çekelim.”

Gittik postaneye, bir telgraf. İşte; “Babam öldü. Okumak istiyorum. Beni okulunuza kabul eder misiniz?” gibi bir şey.
Telgrafı çektik. Üç dört gün sonra bir cevap: “İlk kanaat notlarını gönderin.”
Okuldan kaçmalar sebebiyle Tarih dört, zayıf yani. Bir kırıkla notları gönderdik.
Kuleli’den cevap: “Kırık notunuz olduğu için almamamız lazım iken istisna olarak sizi kabul ettik.”
İşte baba duası!

Efendim, Kuleli’ye geldim. O da bir macera. Gece saat on birde, Çengelköy’ü bilmiyorum. On beş yaşındayım. Elimde bir kâğıt, sadece bir adres…
Trende bir kadıncağız, başörtülü böyle, altmış altmış beş yaşlarında; beni mahcup ve mahzun görünce; “Oğlum, sen nereye gidiyorsun?” dedi.
Dedim; “Anneciğim, ben Kuleli’ye gidiyorum ama bilmiyorum neresi. İşte bir adres var elimde.”
“Niye gidiyorsun?”
“Okumaya gidiyorum.”
“Peki, ben seni götürürüm” dedi. Saat on birde. Taksi tuttu. Beraber Kuleli’ye kadar geldik. “Hadi oğlum” dedi. “Allah sana yardım eylesin.”
İşte baba duası!

1953 senesinde, benden daha büyük bir bavulla, buzlu merdivenlerden tam yukarıya vardık; son basamağa gelmeden ayağım bir kaydı, başa döndüm. Bavul bir tarafa, ben bir tarafa… Elim kanadı. Elim yaralı bir şekilde çıktım tekrar yukarıya.
Nöbetçi subay aldı bizi odasına. Tabii el böyle, göstermiyorum.

“Oğlum sen sakat mısın?!”
“Değilim efendim.”
“Aç şu elini!”
Açtım, bir avuç kan.
“Bu ne?”
“Düştüm efendim.”
Başladım mı ağlamaya… Yüzbaşı, “Gel evladım.”
O bir sarıldı mı, oldu en yakın dostum. Daha ilk gece…
İşte baba duası!
Efendim, Kuleli’ye girdik. Para yok, pul yok, kitaplar değişik, iklim değişik, gurbet var, ayrılık var.

Koğuşta yastığı yatağın içine koyuyorum, yatıyormuşum gibi… Çünkü yoklama var. Gidiyorum sıralardan bir kitap alıyorum. Kumandanın kapısının önünde yirmi beş mumluk lamba var. Çünkü lamba yakamazsınız. O lambanın dibinde, o soğukta, o paltonun içinde ders çalışıyorum. Velhasıl o vaziyette birinci sınıftan ikinci sınıfa sekiz kişi geçtik.
İşte baba duası!

Neyse, Kuleli’yi bitirdik fakat babamın nüfus kâğıdıma yazdığına bakıyorum; “Oğlum, sen üniversiteyi bitireceksin.”
Biz müracaat ettik. Ben dedim “Öğretmen olayım ama üniversiteye gideyim.”
O sene de askerî mekteplerden, Kuleli’den üniversiteye geçmeyi kaldırdılar.
Dediler; “Harbiye’ye gideceksin!”
“Vallahi gidemem.”
“Gidersin.”
“Gitmem.”
“Niye?”
“Babam diyor ki; (Üniversite bitireceksin.)”

Çare: 
“İki bin lira bulur, getirirsin” dediler.
Allah rahmet eylesin, annem küpelerini sattı, amcamdan, sağdan, soldan borç toparladık ve iki bin lirayı Kuleli’ye yatırdık.
Üniversiteye geçeceğiz. Bu sefer duvarlarda nerede burs var diye bakıyorum.

Baktık ki, “Et Balık Kurumu”; Zooloji-Botanik öğrencilerine, efendim, “Hidrobiyolog olarak yetiştirmek şartı ile”, ayrı bir eğitim, su bilimleri burs verecekler. Hemen kayıt oldum. Burs imtihanına girdim, kazandım. Allaha şükür, işe öyle başladık.

Baktım ki annem kıvranıyor. Kardeşlerim var. Ve efendim, üniversiteye girdiğim sene annemi Denizli’den getirttim. Seksen lira ev kirası veriyoruz, Beylerbeyi’nde.

 

TUTTUĞUN ALTIN OLSUN
Yaptığım İşler:  Üniversitede biyolojide farelere bakıyorum. Artı, amcamın eczanesinde nöbet tutuyorum. Artı, iki öğrenci kardeşimi okutuyorum. Artı, Ömer Öztürkmen abiye yalvardım; Sabah gazetesine musahhih olarak girdim. İlk gazetecilik oradan başlıyor. İlk mürekkep kokusu oradan başlıyor. Ömer Abi, İrfan Abi (Atagün) benim patronlarımdır, büyüklerimdir. Allah onlardan razı olsun. Bize maaş verdiler. Ve bu dört beş işi bir araya sıkıştırdık, ders çalışmaya da vakit ayırmaya çalıştık.
Evde sıkıntı çok…

Vapurlarda gidip gelirken ders çalıştık ve dört senelik fakülteyi Allahü teâlânın izniyle üç senede bitirdik. Gazete okumaya, sinemaya gitmeye, maç seyretmeye vakit yok.

(Kusura bakmayın efendim, ben böbrek nakli yaptırdığım için susuz pek duramıyorum. Su içeceğim ama siz kusura bakmayın. İlaç gibi yani.)
Efendim bir hadîs-i şerîf var. Peygamberimiz buyuruyorlar ki; “Anne baba duası, Peygamberin ümmetine duası gibidir. Reddolmaz.” Ben onun için annemi babamı anlatmak zorundayım. Çünkü bütün bu nimetlere kavuşmama onlar sebep oldu.

Annem geldi, kardeşlerim de var, çalışıyoruz, borç ödüyoruz. Kardeşimi evlendirdim, kardeşlerimi okuttum. Allah! Herkes çektiği sıkıntıyı kendisi bilir. Annem şu kadar söylüyordu; “Oğlum, ben gündüz namaz kılarken sana yaptığım duadan tatmin olmuyorum. Senden o kadar razıyım ki, gece namaza kalkıyorum; sırf sana dua etmek için.”
Şimdi soruyorlar. Enver Ören nasıl başarıyor? Vallahi Enver Ören’de iş yok. Ama aldığı dua çok… Kesin.

Bir gün annem dedi ki; “Oğlum, ben senden çok razıyım. Allah’a duam, sen taşı tut altın olsun.”

Vallahi oldu. Nasıl oldu? Bakınız şimdi… Para bakımından çok sıkıştık. Şirketin bu hale gelmesi öyle gökten zembille inmedi yani. Ateş düştüğü yeri yakar. Çektiğim sıkıntıyı anlatmam mümkün değil. Bazı arkadaşlar belki bilirler, ben öğretmenim. Yirmi beş sene öğretmenliğim var.
Bir gün oturuyorum. Dedim ki; “Ya, tebeşir yapalım tebeşir!”
Çağırdım arkadaşları.  Tebeşir yapalım ama bizim tebeşirin bir özelliği olsun. Tozsuz olsun.

Peki. Neyse. Çağırdık kimyagerleri, şunları, bunları. “Bir tozsuz tebeşir yapın” dedik. Yaptılar.
“Efendim, ismini ne koyalım?” dediler.
Dedim, “Altın Tebeşirleri olsun.” Bilerek değil ha!
Altın Tebeşirleri satılıyor, para kazanıyoruz. İhraç ediyoruz. İyi para kazanıyoruz.

Bir gün, Allah! Ya niye biz buna “Altın” dedik? “Tebeşirin asli maddesi nedir?” diye sordum arkadaşlara… “Taş” dediler. İsmi ne bunun? “Altın.” “İşte, annemin duasındaki gibi, taş altın oldu.

Ana duası, baba duası, bu işin esası. 
Onun için hayatta olanlar; annemiz babamız hayatta ise hemen bu gece mutlaka elini öpmeli. Ve efendim bir şey daha arz edeyim. Hayatımda hiçbir gün evden abdestsiz ve annemin elini öpmeden sokağa çıkmadım.
Bir gün; “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadîs-i şerifine uyarak, annemin ayaklarının altını öptüm.
“İnşallah senin de çocuğun, ayaklarının altını öpsün” dedi.
Bizim çocuk dört beş yaşındayken, daha yeni yürürken, ben uzanıyordum, geldi “şap” ayaklarımın altını öptü.
Dedim; “Ne yapıyorsun?”
“İçimden geldi” dedi.
Şimdi efendim, insan ne ekerse onu biçer. Allaha şükür ben oğlumdan şimdiye kadar hiçbir itiraz görmedim.

HAYIRLI EVLAT…
Balıkçılık Biyolojisini okuduğumuz için, balıkçılıkta bir kaide vardır; bir milyon yumurtadan bir balık yaşayabilirse, o sürü muvaffak olmuştur.
Onun için yirmi tane, on tane değil de bir tane devam ettirecek birisini bulmamız lâzım. Çünkü insanın öldükten sonra amel defteri birkaç şeyle kapanmaz. Bir tanesi hayırlı evlat…

ENVER ABİ DEMEK…
Hiçbir zaman çoğa talip olmadık, helâline talip olduk. Onun için de İhlâs, Allaha şükür bu noktaya kadar geldi. Bundan sonra da inşallah devam eder. Devamı, tekrar söylüyorum sağlıklı bünyeye bağlıdır. İhlâsın sıhhatli olmasını istiyorum. İyi olmasını, canlı olmasını, kanlı olmasını, genç olmasını… Çok mal satmak değil, kalitelisini satmak ve sattığımız her üründen de dua almak istiyoruz.

Enver Abinin özelliği, uçan kuştan, herkesten dua beklemek. Çünkü bir yerde okudum; “Dua, kaza ve kaderi değiştirir” diyor. Allah!
Onun için, evden çıkarken mutlaka hanımınızın duasını alın.
Sattığımız her kalitesiz mal, Enver Abinin ciğerinden bir parça götürür, sağlığından götürür.  Enver Abi demek, kalp kırmamak demek. Enver Abi demek, şefkat demek. Enver Abi demek, vermek demek. Enver Abi demek, sevgi demek.

Ben böyleyim. Hiç kimse üzülmesin, hiç kimse sıkıntı çekmesin, ama elimden gelebildiği kadar, yapabildiğim kadar, ama bana bakarsanız altı milyar insanın hepsi Cennete gitsin. Arzu bu. Olmayacağını biliyorum, ama arzu bu. Yani hiçbir Allah’ın kulunun ayağına diken batsın istemiyorum.

SAADETİN KAPISINDA…
Kuleli’ye tekrar dönersek…
Kimya dersimiz vardı. Bu derse Hocam Hüseyin Hilmi Işık girdi. Tığ gibi, adeta 18 yaşında bir delikanlıydı. O zaman yarbaydı.
Hüseyin Hilmi Hocamız bir gün derste, “Beylerbeyi’nde Fahri Hoca var. Cumartesi günleri saat dörtte sohbet eder, gidin, dinleyin” dediler.
Sınıf arkadaşımız Erol Güzey ile beraber gittik. Ben takke taktım. Erol da kepini ters çevirdi. Mektepten bizden başka kimse gelmemişti. O gün hoca yoktu, Mevlid okundu. Mevlidi dinlerken ağladım. Babam yeni ölmüştü. Duygulandım.

Mevlid bitti, çıktık. Durakta beklerken önümüzden mantolu, başörtülü bir Osmanlı hanımefendisi vakarla geçti.
Birkaç gün sonra, bizden birkaç sınıf ileride İsmail Silleli Ağabeyimiz geldi. “Hüseyin Hilmi Hocamız seni evine çağırıyor” dedi.
Sonradan öğreniyorum ki, bizim önümüzden geçen o vakarlı Osmanlı hanımefendisi, Hocamın hanımları imiş. Mevlitte benim ağladığımı görmüş. Yaka numaramı almış, Hocama söylemiş. Hocam da bunun üzerine bizi eve davet etmiş. Yanıma Zeki Celep Beyi alarak gittim.
Kapıyı dokuz on yaşlarında sarışın bir oğlan çocuğu açtı. Yanında da dört beş yaşlarında küçük bir kız.

Hocamız bize çay ikram etti. Soba başında oturduk. Bize İmam-ı Rabbani hazretlerinin meşhur Mektubat kitabından okudular.
Eğer Kimya öğretmenim Hüseyin Hilmi Işık Hocamı tanımasaydım, kesin müzisyen olmuştum. Ortaokulda mandolin çalardım, 25-30 tane öğrencim vardı. Mozart’ın bestelerini ezbere bilir, öğretirdim.
Hocamız her derste beş dakika dinden bahsederdi. Talebeler dine dair sorular sorar, Hocamız da cevap verirdi.

Bir gün okul komutanı Şefik Erensu, Hüseyin Hilmi Hocama, “Albayım, beni dinlemiyorlar, sizi dinlerler. Hangi kapıyı açsam başlarında renk renk takkelerle çocuklar namaz kılıyorlar. Bir koğuşa mescit yapalım. Sağda solda namaz kılmasınlar” dedi. Bunun üzerine büyük bir koğuş mescit hâline getirildi. Hatta ben okula ilk geldiğimde nöbetçi olan Yüzbaşı Selahattin Bey de sırtında mihrabı taşıdı.

HOCAM ELİMDEN TUTTU VE…
Kuleli’yi bitirip Fen Fakültesinde tahsil görürken, uzak bir akrabamın Bankalar Caddesindeki eczanesinde çalışıyordum. İkindiyi kılıp mesaiye geliyor, geceleri de orada kalıyor, nöbet tutuyordum.
Bir gün akrabam beni çağırdı ve dedi ki, “İkindi üzeri yoğun oluyoruz. İş aksıyor. Ya namazı, ya da eczaneyi terk et.”

“Yahu namazın farzı, en çok dört dakika” dediysem de, “Olmaz” dedi. “Peki, tercihimi yapıyorum: Namaz!” dedim ve eczaneden çıktım.
Hocam Hüseyin Hilmi Efendiye gidip olayı anlattım. Çok üzüldüler ve dediler ki, “Yarın saat on ikide Yeni Caminin önünde buluşalım ve size iş arayalım.”

Ertesi gün Hocamla buluştuk.
“Kemal Atabay’a gidelim” dediler. Kimya Fakültesinden sınıf arkadaşı veya asistan idi…

Sirkeci’nin bir arka sokağına girdik. Orada Şark Ecza Deposu vardı. Hocamla ellerinde çantası, merdivenlerden çıktık. Kemal Atabay da ortağı Derman Bey ile toplantıdaymış. Hocamı görünce, “Ooo Hilmi Bey nerelerdesiniz?” diye sarıldı. Hocam da, “Bu benim oğlumdur. Kendisine iş arıyoruz” dediler.

“İlaçtan anlar mı?”
“Zaten eczanede çalışıyordu.”
“Siz bizim gazete ilanımızı mı okudunuz?”
Meğer gazeteye o gün ilan vermişler.
“İlândan haberimiz yok.”
Sonra Kemal Bey bana “Şöyle geçin” diyerek, birkaç şey yazdırdı ve “Tam aradığım elemansın. Ben bunu aldım” dedi.
Hocam, “Efendim kaç para vereceksiniz?” diye sordular.
Kemal Bey, “250 lira” dedi.
Sen misin namaz için işi terk eden; al sana hem iş, hem de iki misli maaş!
O sene (1956) Sigorta Kanunu da çıktı, beni sigortalı yaptılar. Bu sebeple 38 yaşında emekli oldum.

Ya efendim, Hocama sorduk, bu nimete kavuştuk.
Biz nerelerde, ne zorluklarla namaz kıldık. Mesela bir gün bir kazan dairesinde namaz kılmıştım. Baktım herkes bana bakıp gülüyor. Aynaya baktım ki, alnım isten kapkara olmuş. Namaz için çok sıkıntı çektiğimden, her iş yerinde insanlar rahat namaz kılsın diye mescit yaptırıyoruz.

Kaynak

Reklamlar

One thought on “Enver Ören Ağabey kendisini anlatıyor: Ben Enver Abi…

  1. Böyle insanlar kaldı mı ki? Allahü teala rahmet eylesin. Keşke böyle bir hocam olsa idi. Nurlar içerisinde uyu ey Allah dostu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s